Sevmekten Korkan Birine Ne Denir? Toplumsal Cinsiyet, Çeşitlilik ve Sosyal Adalet Perspektifinden İnceleme
İstanbul’da her gün birden fazla farklı insanla karşılaşıyorum. Toplu taşımada, sokakta, bir kafede, işyerinde gördüklerim bazen bana çok şey anlatıyor. Her birinin yüzündeki izler, vücut dilindeki bir sözcük ya da gözlerindeki boşluk, bazen toplumsal normların, bazen de geçmişin ağırlığının bir yansıması oluyor. Ve bir gün, bir kafede tanık olduğum kısa bir diyalog, aklımda “Sevmekten korkan birine ne denir?” sorusunu doğurdu. İnsanlar, sevmenin ve sevilmenin korkusuyla nasıl baş ediyor? Toplumsal cinsiyet, çeşitlilik ve sosyal adalet perspektifinden bu korku nasıl şekillenir?
Sevmenin Korkusu ve Toplumsal Cinsiyet Normları
Bir sabah, işe giderken vapurda yanımda bir çift oturuyordu. Kadın, erkekle konuşurken sürekli omuzlarına dokunuyor, onun söylediklerine fazlasıyla itibar ediyor, ama erkek her seferinde geri çekiliyordu. Sesinde bir tedirginlik vardı. Sonunda kadının gözlerinin içine bakarak “Sen de benden hoşlanmıyorsun, değil mi?” demesiyle her şey açığa çıktı. Erkek ne diyeceğini bilemedi, kadının duygularına karşılık veremedi. O an, “Sevmekten korkan birine ne denir?” sorusu kafamda yankılandı.
Sokaklarımıza, iş yerlerimize, hayatımıza bakınca, “Sevmek” ve “sevilmek” konusunda ne kadar çok korku ve engel olduğunu fark ediyorum. Toplumsal cinsiyet normları, erkeği ve kadını farklı bir biçimde sevme biçimlerine zorlar. Erkekler, duygusal bir açılımda daha ketum ve mesafeli olmaya zorlanırken, kadınlar ise sevme hakkını genellikle duygusal yükümlülükler olarak hissediyorlar. Kadınların sevgisini açığa vurabilmesi, toplumsal baskıların onlara yüklediği sorumluluklar ile şekillenirken, erkekler bu sevgiye karşı bazen mesafe koyar. Sevgi, bazen sadece belirli biçimlerde ve biçimlere uyan kişiler arasında anlaşılır. Bir erkeğin duygularını açığa çıkarması, toplumsal cinsiyet rollerine ters bir hareket olarak görülebilir ve bu da onun sevmekten korkmasına yol açabilir.
İstanbul’daki kalabalık sokaklarda yürürken, özellikle erkeklerin, duygusal ifadelerde yetersiz kalmalarını ve bu yüzden sevmekten korkmalarını gözlemlemek çok yaygın. Bir erkek, sevgi göstermek için cesaret bulamıyorsa, bu bazen “erkek gibi” olmanın gerekliliği, bazen de duygusal açıklığın zayıflık olarak görülmesinden kaynaklanır. İçinde biriktirdiği sevgi, yaşadığı toplumun kodlarına göre biçimlenir. O yüzden, “Sevmekten korkan birine ne denir?” sorusu, toplumun ona dayattığı normlar ışığında şekillenir: “Zayıf”, “Kadınsı”, ya da “Yetersiz”.
Çeşitlilik ve Sosyal Adalet Perspektifinden Sevmenin Korkusu
Toplumda çeşitlilik ve sosyal adaletin ne kadar önemli olduğuna dair her gün aldığım dersler var. Bir arkadaşımla bir gün konuşurken, ilişkilerinin ne kadar zorlayıcı olduğunu söyledi. Farklı bir cinsiyet kimliğiyle yaşayan birinin sevmekten korkması, bazen yalnızca sosyal engellerle ilgili değildir, aynı zamanda toplumun onun kimliğini anlamamasından da kaynaklanır. “Sevmekten korkan birine ne denir?” sorusu, bu durumda daha da derinleşir. Çünkü bir insanın kimliği, toplumsal normlarla ve baskılarla şekillenir. Hangi kimlikler sevilebilir, hangi kimlikler sevilmeye layıktır? Bu soruların yanıtları çoğu zaman toplumun geneline bağlıdır.
Bir LGBT+ bireyi olarak sevgi gösterileri, özellikle toplumda bu kimliklerin çoğunluk tarafından hala tam anlamıyla kabul edilmediği bir ortamda, bir korkuya dönüşebilir. Toplumun gözünde “doğal” ya da “geleneksel” sayılmayan ilişkiler, çoğu zaman “korku” ile karşılanır. Çünkü sevgi, toplumsal cinsiyet rollerinin, toplumsal kabullerin ve beklentilerin etkisiyle sınırlandırılır. Bu, özellikle kimliklerini gizlemeye çalışan ya da dışlanma korkusu yaşayan bireyler için büyük bir engel oluşturur. Sevgi, bazen bir tabu haline gelir, bu da sevmekten korkan birine başka bir kimlik biçimi yükler.
Bir arkadaşımın hikayesi, bu durumu çok iyi anlatıyor. “Sevmenin cesaret istediği bir dünyada, beni kimse sevemez” demişti. Cinsiyet kimliği veya cinsel yönelim ne olursa olsun, sevgi korkusu, bazen kabul edilmeme ve ayrımcılık korkusunun bir yansımasıdır. Sosyal adaletin, sevmenin gücünü kabul etmesi ve sevme hakkını tüm bireylere eşit şekilde tanıması gerekir. Bu, sevgiye dair korkuları ortadan kaldıran en büyük adım olacaktır.
Sonuç: Sevmenin Cesareti ve Toplumsal Normların Aşılması
Sevmekten korkan birine ne denir? Bu soru, gerçekten de basit bir yanıtla açıklanamayacak kadar derin bir anlam taşır. Sevmenin korkusu, yalnızca duygusal bir durum değil, aynı zamanda toplumsal cinsiyet normlarının, çeşitliliğin, kimliklerin ve sosyal adaletin bir sonucu olarak şekillenir. Sevmenin cesaret gerektirdiği bir dünyada, sevgi çoğu zaman toplumsal baskıların, önyargıların ve sınırlayıcı normların etkisiyle boğuluyor.
Her birey sevme hakkına sahiptir ve bu hak, toplumsal normlarla sınırlanamaz. Sevmenin korkusu, bazen sevilmeye değmediğini düşündüren toplumsal engellerin sonucudur. Ama sevgi, yalnızca kimliğimizin ya da cinsiyetimizin bir yansıması değil, insan olmanın en derin, en özgür hali olmalıdır. Sosyal adaletin, bu korkuyu aşarak herkesin sevme hakkını tanıması, gerçekten de sevmenin gücünü açığa çıkaracak tek yol.